Bir Sömürü Hikayesi: Darwin’s Nightmare*

Sauper, Hubert. Darwin’s Nightmare (Film, 2004). http://www.imdb.com/title/tt0424024

Nohut, Levrek ve Kaleşnikof…

İnsanlık tarihi boyunca bilgiye sahip olan toplumlar gücü de, iktidarı da ellerinde bulundurmuşlardır. “Bilgi güçtür” ve bu gücü emperyal amaçlarla kullanmak çok cani sonuçlar doğurabilir.

Jared Diamond kitabı “Tüfek, Mikrop ve Çelik”te Afrikalı bir yerli olan Yali’nin ağzından şu sözleri aktarır: “Siz beyazların neden bu kadar çok kargosu varken, biz siyahların [Yeni Ginelilerin] neden bu kadar az?” (yerel dilde “kargo”: “icat ve işlenmiş ürün” anlamına gelir.)

Aslında çok basit gibi görünen bu soru bizlerin aklına şu soruyu getirir: “Neden Avrupalılar Amerika’yı keşfetti de; Amerikalılar Avrupa’yı keşfetmedi?” Çünkü; bilgiye sahip olan, onu işlemeyi bilen, teknolojiyi kullanan onlardı. Bütün bunların yanına şans ve coğrafi farklılıklar da eklenince sonuç kaçınılmaz oldu.

Bilindiği üzere bu keşfin altında bir sömürü güdüsü yatmaktadır ve bu sömürü güdüsü günümüzde de aynı iştahla devam etmektedir. Bu sömürü hikayesini yıllardan beri en bariz şekilde Kara Afrika’da görmekteyiz. Sömürü yıllarında yaşamış bir adamın söyledikleri kısa bir analiz olarak görülebilir:

Afrika’ya ilk olarak bizi medenileştirmek, sanayileştirip kalkındırmak için geldiklerini söyleyen Alman sömürgeciler, ardından da İngiliz sömürge yönetimi bağımsızlığımızı alıncaya kadar buraları yönettiler. Bize yardım etme maskesi arkasında kaynaklarımızı ve insanımızı diledikleri gibi kullandılar. 1960’lardan itibaren bağımsızlığımızı teker teker alıp milli devletlerimizi kurduğumuzda gördük ki; sanayi ve kalkınma olarak bize bıraktıkları şey, sadece kendi artıklarıydı. Biz o artıklardan bir şekilde kendi sanayimizi kendimiz oluşturmak zorunda kaldık ve her şeye sıfırdan başladık. Örneğin yıllar yılı benim mesleğim, Avrupalıların kullanıp attıkları teneke kutuları toplayıp onlardan içine yağ konularak yanan ve karanlık gecelerimizi aydınlatan kandiller yapıp satmak oldu. Onların bize getirdikleri, kendi sanayi artıkları şişeler, teneke kutular, plastik kutu ve kaplar, kartonlar vesaire bizim sanayi hammaddemizi oluşturdu. Zira buraya ihtiyaçları olabilecek, kullanmaya alışık oldukları her türlü eşya ve tüketim malzemelerini taşıyorlardı. Bugün hala kullandığımız, Afrika’nın bir ucundan diğer ucuna uzanan demiryolu hatları ve lokomotifler ise, başta altın, yakut gibi değerli yeraltı zenginliklerini kıta dışına taşıma hedefleri çerçevesinde yerli halkın iş gücüyle inşa edildi. Demiryolunun döşenmesi sırasında işkence ya da ağır iş koşulları altında ölen ve sakat kalanlar bizim insanlarımızdı. Bizim işimiz sadece patronlara itaat etmekti. Bağımsızlıktan sonra da, kendi kaynaklarımızı değerlendirip, işleyecek güce bir türlü kavuşamadık. İşte sömürge rejiminin bize sunduğu gelecek bu idi.

Nitekim Katolik Hıristiyan dünyasının lideri Papa 16. Benedict de Afrika’nın diktatörlükler, yolsuzluklar, açlık ve AIDS’le birlikte anılmasında Batı’nın rolü olduğunu itiraf etmişti. Papa, Afrika Katolik Kilisesi Piskoposlar Meclisi’nin açılışında yaptığı konuşmada, Avrupa’nın materyalizmi ve kötü ahlakının dünyanın en fakir kıtasını adeta “zehirli maddelerin çöplüğüne” çevirdiğini söylemişti.

Belgesel film yapımcısı Hubert Sauper tarafından 2004 yılında çekilmiş, Bugüne kadar 12 ödül kazanmış bir belgesel olan “Darwin’s Nightmare”; Afrikanın kaynaklarının nasıl sömürüldüğüne, zengin kaynaklara rağmen halkın niçin açlık, sefalet, yoksullukla boğuştuğuna ışık tutuyor.

1960’larda deney amacıyla Afrika’daki Victoria Gölü’ne yabancı bir balık türü salındı. Doymaz yırtıcılığıyla bu tatlı su levreği, yöreye özgü bütün balıkları silip süpürdü. Ama öyle çok çoğaldı ki, bölgeyi baştan sona değiştiren ekonomik bir zenginliğe dönüştü. Bu levrek bildiğimiz levrek değil, bir etobur, asıl adı ‘lates niloticus’. 200 balık türünü yok eden bu etobur balık, Avrupa Birliği ülkelerine her hafta tonlarca taşınırken, Tanzanya’da halk zenginleşeceği yerde gitgide daha da yoksullaşıyor öte yandan Victoria Gölü’nde çevresel bir felaket yaşanıyor. Yönetmen çektiği belgeseli ‘yeni dünya düzeninin ironik ve dehşet verici alegorisi’ olarak tanımlıyor.

Geleneksel dış ticaret kuramına göre ülkeler üretiminde karşılaştırmalı üstünlüğe sahip oldukları malları üretip, karşılaştırmalı üstün olmadıkları malları da ithal ederler. Böylece yaptıkları ticarette kazançlı çıkarlar; refahlarını arttırırlar. Ancak veriler ve yaşanmışlığa bakıldığında bunun böyle gitmediği görülmektedir –en azından Tanzanya’nın Mwanza şehri için. Tanzanya yaptığı bu ticaretle refah artışının yükselmesi bitarafa refahı gitgide düşmüş ve bunu cari açığın yükselmesi izlemiş. Filmde bariz şekilde görünen balık işleme tesislerinin son derece modern ve hijyenik durumuna karşın, tesisin etrafının bir çöplükten farkının olmaması, kapısında nöbet tutan bekçinin neredeyse açlıktan ayakta duramaması ve sokaklardaki evsizlerin çokluğu…

Victoria Gölü’nden çıkarılan Nil Levreği AB’nin standartlarına uygun şekilde (batılıların daha rahat tüketmesi için) işlenmek üzere tesislere getiriliyor. Burada bir takım işlemlerden geçirilen levrek en son halini aşağıda görünen biçimde alıp, paketlenip uçaklarla AB ülkelerine ihraç ediliyor.

Sauper, “Darwin’s Nightmare”, 01:01:29-01:01:37.

Geri kalan kılçık ve kafa kısmı ise atılıyor sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Çıkan atık ürün; toptan fiyatına satıcılara satılıyor ve kurutulması için onlar da bir takım işlemler uyguluyor. (son derce ilkel ve hijyenik olmayan ortamlarda kurutuluyor.) Sonuç itibariyle aşağıdaki resimde gördüğünüz “şey” tüketicilere, oradaki fakir halka satılıyor.

Sauper, “Darwin’s Nightmare”, 01:06:20-01:06:44.

Avrupa’da günde ortalama iki milyon insan nil levreği eti yiyor. Fakat ya Afrika’da? Tanzanya’da iki milyon insan açlıktan ölme tehlikesi ile karşı karşıya ama gölün etrafındaki yerleşim yerlerinde bile bu balığı yiyebilen yok (eğer leşlerini yiyenleri saymazsak) çünkü balık bir Afrikalı için çok pahalı. Yoksul Afrikalı günde ortalama bir dolardan az kazanıyor ve alacak parası yok. Peki bu balığın satışı göl çevresine refah getirmiş mi? Yanıt ona da olumsuz. Gölün etrafındaki yerleşimler fakirlik ve doğal sonucu olan sokak çocukları, fuhuş, ve AIDS hastalığıyla iç içe. Ahlaki çöküntü en üst düzeyde görülüyor. Çocukların ebeveynleri ya açlıktan ya da AIDS’ten ve pislikten ölmüş. Parası ve anası olmayan çocuk yaştaki kızlar nakliye uçaklarının pilotlarıyla geceliği 10 dolara fuhuş yapıyor. Hepsi bu onursuz yaşamdan dolayı kendini alkole vurmuş; ayyaş olmuş! Çileleri sadece bununla bitse iyi. Bir de bunun üstüne bu pilotlardan şiddet görüyorlar ve fuhuş esnasında öldürülüyorlar. Sömürgeci Batılı; Afrikalı’nın balığını alırken O’nun onurunu da almayı ihmal etmemiş.

Yönetmene neden bu filmi çektiği sorulduğunda şu cevabı vermiş:

Beni ‘Darwin’in Kâbusu’nu çekmeye mecbur eden görüntü, Mwanza Havaalanı’nda yan yana duran iki uçaktı. Biri ABD yardım uçağıydı, 45 bin ton nohut yüklüydü. Diğeri bir Rus kargo uçağıydı, 50 bin ton balık yüklüydü. Nohut, BM kamplarındaki mürteciler içindi, balıksa AB ülkelerine gidiyordu. İnanılır gibi değildi. İnsanların açlıktan öldüğü, protein eksikliğinden çocukların karınlarının şiştiği bu bölge, Avrupa ülkelerine tonlarca balık gönderiyordu. Bu, ‘Darwin’in Kâbusu’nun temelini oluşturan şu naif soruyu sormama neden oldu: ‘Nasıl oluyor da insanların aç olduğu bu bölgeden bu değerli yiyecek uçup gidiyor?’ Cevap gayet basitti: İyi gıda, insanların fiyatını ödeyebildiği yere gidiyordu. Satın alma gücüne sahip olan, Afrika’nın köyleri değil, Avrupa’nın süpermarketleriydi!

Bütün bunların yanında söz konusu uçakların Tanzanya’ya boş geldiğini düşünmek aptalca olur. Nohut ve balık götüren bu uçaklar, Tanzanya’ya ise silah getiriyorlar. Marx’ın “asacağımız son kapitalist, muhtemelen bize asma halatını satan kişi olacaktır” lafı kapitalizmin ne kadar acımasız olduğunu bizlere gösterir. Balığın en güzelini alan o, silahı satan o, silahtan kaçanlara nohut “ikram” eden yine o!

Filmde röportaj yapılan, Angola’ya tank gibi ağır askeri ekipman götürüp, dönüşte Johannesburg’dan üzüm yükleyerek Avrupa’ya dönen Rus pilot, mevcut sistemi şu cümleyle özetliyor: “Afrikalı çocuklara noel hediyesi olarak tank veriliyor, Avrupalı çocuklara ise üzüm…

Gözden kaçırılmaması gereken bir diğer ayrıntı ise az gelişmiş toplumlardaki militar yapılardır. En ufak bir fırsatta savaş çıkarma istekleri belki de ezilmişlik, yoksulluk ve sömürülmüşlüğün dışa vurumudur. En güzel balıkları yiyen kişilerle mücadele etme gücü bulamayan halk, kendi içinde çatışmaya ve kaosa neden olurken bundan yine “en güzel balığı tüketenler” yararlanmaktadır. Bu sefer adları “en güzel balığı tüketen” değil “en iyi silahları satan”dır.

Yönetmen de, emperyal güçlerin yarattığı bu yıkımın sadece Afrika’da değil tüm bir çok yerde yıkıma devam ettiğini şöyle dile getiriyor: “Aynı filmi Sierra Leone’de de yapabilirdim. O filmde balığın yerini elmas alırdı. Honduras’ta muz, Irak, Nijerya ya da Angola’da ise ham petrol…

Sonuç olarak Darwin’s Nightmare adlı belgesel de doğal seleksiyona uğrayan maymunlar yok, ama kapitalizm hastalığına yakalanmış, hayvanlaşan insanlar var!

* Bu yazı daha önce 5 Haziran 2012 tarihinde kişisel blogumda yayımlanmıştı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: